suların altında kalan ikarus için poseidon balıklara bir anıt yaptırdı.anıtın önünde kumlarda; bu büyük anıtta, hırsın değil aşkın sonucu, zincirlerin değil özgürlüğün karşılığı, hür iradenin hazin kahramanı genç ikarus yatmaktadır. her gün ortasında suların altından izlesin güneşini diye bu anıt mezar yüce poseidondan daidalus oğlu ikarusa armağandır. yazmaktadır. her öğle vakti ikarus ile birlikte tüm balıklar güneşi seyredip ertesi öğle vaktine kadar zamanı tüketmekteler.
17 Aralık 2013 Salı
per de ler
gözlerini açtı, dışarıda yeni yeni başlamış olan aydınlığın içeriye girmesini engelleyen perdeler yüzünden içerisi henüz karanlıktı. ya da dışarıdaki aydınlık henüz perdelerle başedebilecek güçte değildi. içerideki karanlık sanki herşeyi yutmuş gibiydi. yattığı yerden birşey göremiyor sadece yılların verdiği alışkanlık ve zihninin kıvrımları sayesinde odasında var olan şeyleri seçebiliyordu. aslında gözleri kapalıyken dahi odasındaki cisimleri seçebiliyordu. odasını görmek için gözlerine ihtiyaç yoktu. o zaman dedi, odamda bulunmak için aydınlığa ihtiyacım yok. perdeleri bu yüzden mi sıkı sıkıya çekmişti. bilemedi. düşündü fakat perdeleri kendisinin çektiğinden dahi emin olamadı. bir başkası perdeleri çekmişti ise onun bu halinden nasıl haberdar olmuştu, açıkçası merak etti. ya herkes kendi gibiydi bu yüzden aydınlığa gereksinim duymayacağını düşünüp perdeleri onun yerine çekmişti, ya da... fakat o zaman odasına nasıl girilebilmişti. herkesin kendi odasını biliyor olması gerekli değil miydi. ancak şöyle olmuş olmalı dedi,yatmaya devam ederken; gelen her kimse ben uyurken gelmiş olmalı fakat perdeler açık olduğu için odada rahatça hareket edebilmiş olmalı. odada hareket edebiliyor olmasının tek ihtimali buydu. fakat o zaman demek ki perdeleri kendisi mi açık bırakmıştı. neden açık bırakmış olsundu bilemedi. tam o sırada odadaki ampulun olması gerektiği noktaya gözlerini dikmiş olduğunu farketti. tabi ya dedi, ampulü yakmış olmak odada hareket edebilmek için yeterli ve gerekliydi. fakat bu durumda da perdeler zaten kapalı değil miydi. sıkılmış bir şekilde yatakta diğer tarafa döndü, yorganının altında iyice terlediğini hissetti. dışarısının daha da aydınlanmış olduğunu farkedebiliyordu. fakat içerisinin karanlığı aynı yoğunlukta devam etmekte, adeta ağırlığıyla herşeyi ezip yoketmekte kendinden başka bir varlığın ufak bir ihtimaline dahi göz yummamaktaydı. yataktan bir türlü kalkamıyor oluşunu karanlığın altında eziliyor gibi oluşuna bağladı. ama artık kalkmalı dedi. fakat niye kalkması gerektiğini bugün nedense unutmuş gibiydi. ne için kalkmalı neyi yerine getirmeliydi. dışarıdaki aydınlıkta onu bekleyen bir şey mi vardı. onun olmaması işleri daha kolay hale mi getiriyordu, yoksa dünya onsuz daha mı yavaş dönüyordu. kendini bu kez yatakta iyice hareketsiz bıraktı. neden kalkmalı hatırlamalıyım diyordu. hatırlaması gereken bir şey olduğundan neredeyse emindi. işe gitmeli dedi fakat kendisini yataktan çıkaran gereksinim bu olmamalıydı. ne kendisinin işe, ne de işin ona, hatta dünyanın ne işe ne de kendisine ihtiyacı vardı. o halde neden kalkmalıydı bu yataktan. iyice terlediğini sırılsıklam olan yastıktan anladı. işe gitmek gerek dedi, düşünceleri karanlık odasında yorganın altında bırakırcasına. ıslak yastığından perdelere baktı. ilk maaşıyla almış olduğu perdelere.
7 Kasım 2013 Perşembe
aradım. ararım. belki bulurum diye
gecelerdir ve günlerdir çöldeydi. nereden geldiğine dair en ufak bir bilgi kırıntısı kalmış olsaydı bile onu da çöl esintileri savurur kumların arasında kaybederdi. zaman zaman ilerlemekeydi fakat başlangıç noktasını neresi almak gerektiğini bilemediğimizden bunun bir ilerleme olduğunu söylemek de güçtü. ilerlemekteydi fakat ne yöne ve neyi bulmayı umarak ilerlemekteydi buna dair bir fikri yoktu. aslında artık bir fikri de yoktu. gündüz genleşen gece büzülen beyni artık sadece bir lapa olarak kafatasının içinde bulunmakta, yalnızca fiziki görevlerini yerine getirmekte olan bir organdı. içinde belli belirsiz bir hise benzer bir şey vardı, bu inkar edilemezdi. ancak bu hissi tanımlayacak kelimeler neydi bilemiyordu. belki de bu kelimeleri arıyordu. çölde, bir başına, tüm anlam ve hislerden mahrum, kelimelerin peşindeydi.
7 Ekim 2013 Pazartesi
26 Eylül 2013 Perşembe
4
bir günü görmek bazen bir ömrü izlemeye eştir. bay C'ye baktığımda ben bu hisse kapıldım. fakat kaderin dönüm noktaları ancak döndükten sonra farkedilirmiş bunu da tecrübe ettim.
bir sabaha daha başladı erkenden bay C. aynı ritüellerin ardından işe gittiğini tahmin etmek pek zor olmasa gerek. masasında eskidiği her halinden belli olan hesap makinesi ile uğraşması belki dışarıdan bakılınca büyük devletin bu küçük elemanı büyük hesapların küçük küsüratları ile ilgileniyor havası verebilirdi, ancak ben biliyorum ki o eski makinada yine 1 ile 1i toplayıp nasıl oluyorsa 1i elde ediyordu. buna işe ilk girdiğinde her ne kadar şaşırdıysa da diger tüm işlemlerde doğru sonucu veren bu makinenin bozuk ve kullanılamaz olduğu fikri içine sinmemişti. telefonda dün akşamdan kalma cevapsız çağrıları silerken annesine en azından geri dönmesi gerektiğini biliyordu. fakat bu geri dönüşü aslında ta anne karnına dek mümkün olsa işte o zaman işte hiç beklemeden anında gerçekleştirirdi. ama tatmin olmayan bir kişi ile iletişime geçmek zorunluluğu karnını ağrıtıyordu. C burda mutlumuydu bilemiyorum ama halinden şikayetçi gözükmüyordu. yine uyduracak bir şeyler bulana dek bu aramayı ertelemeye karar verdi. tam bu düşüncelei yola koymuşken "şefim" sesiyle irkildi. devamını dinlemeden ve seslenen kişinin yüzüne dahi bakmadan "şef arkada" diyerek arkayı gösterdi. ardından kum saatini ters çevirdi.
bir sabaha daha başladı erkenden bay C. aynı ritüellerin ardından işe gittiğini tahmin etmek pek zor olmasa gerek. masasında eskidiği her halinden belli olan hesap makinesi ile uğraşması belki dışarıdan bakılınca büyük devletin bu küçük elemanı büyük hesapların küçük küsüratları ile ilgileniyor havası verebilirdi, ancak ben biliyorum ki o eski makinada yine 1 ile 1i toplayıp nasıl oluyorsa 1i elde ediyordu. buna işe ilk girdiğinde her ne kadar şaşırdıysa da diger tüm işlemlerde doğru sonucu veren bu makinenin bozuk ve kullanılamaz olduğu fikri içine sinmemişti. telefonda dün akşamdan kalma cevapsız çağrıları silerken annesine en azından geri dönmesi gerektiğini biliyordu. fakat bu geri dönüşü aslında ta anne karnına dek mümkün olsa işte o zaman işte hiç beklemeden anında gerçekleştirirdi. ama tatmin olmayan bir kişi ile iletişime geçmek zorunluluğu karnını ağrıtıyordu. C burda mutlumuydu bilemiyorum ama halinden şikayetçi gözükmüyordu. yine uyduracak bir şeyler bulana dek bu aramayı ertelemeye karar verdi. tam bu düşüncelei yola koymuşken "şefim" sesiyle irkildi. devamını dinlemeden ve seslenen kişinin yüzüne dahi bakmadan "şef arkada" diyerek arkayı gösterdi. ardından kum saatini ters çevirdi.
20 Eylül 2013 Cuma
bölüm 3
aksamları, hele de ki mevsimlerden soğuk olan herhangi biri ise dışarıda oyalanmadan evinin yolunu tutar; belki markete bakkala uğrayıp kasada günün son bir canlı nefesini duyarak gönüllü mapushanesine ağır adımlarla ulaşırdı. anahtarı her çevirişinde içeride işte bu kez bir farklılık, bir sürpriz belki de bir mucize var duygusu vücudunu terkedeli bir hayli olmuştu. ayakkabılarını çıkarmadan elini uzatıp ışığı açardı fakat gerektiğinden değildi bu. pekala ışıklar olmasa, gözleri olmasa, elleri dahi olmasa bu bütünleşmiş duvarlar arasında hareket edebilirdi. zaten sanki duvarlar hareket eder kendi izler gibiydi daima. içeri girer ışığı açar ayakkabılarını alıp kapıyı örter, ve sanki uzay mekiğine geri dönmüş gibi ya da belki uzayın içine atılmış gibi bir boşluğun içine usulca giriverirdi. çocukken hep seslerin varlığını merak ettiği bu uzay boşluğundaki tek ses buzdolabının daimi cızırdayan tehditkar sesiydi.
zaman bu boşlukta bir akardı bir de dururdu.
üzerini değişmeden bir sigara yakar fanustan dışarıyı izlerdi. dönen cisimler, yanan ve sönen ışıklar, ardı ardına kayan ışıklar, kesik bir uğultu... sonsuzluğun içinde bir nokta gibi hissederdi kendini.
ekrana dokunur ve tüm bu sessiz boşlukta bir ses belirir, bay C uyuyana değin sürer giderdi.
zaman bu boşlukta bir akardı bir de dururdu.
üzerini değişmeden bir sigara yakar fanustan dışarıyı izlerdi. dönen cisimler, yanan ve sönen ışıklar, ardı ardına kayan ışıklar, kesik bir uğultu... sonsuzluğun içinde bir nokta gibi hissederdi kendini.
ekrana dokunur ve tüm bu sessiz boşlukta bir ses belirir, bay C uyuyana değin sürer giderdi.
15 Eylül 2013 Pazar
11 Eylül 2013 Çarşamba
bölüm 2
sabahları servise binmez, daha evden dışarı çıktığında çalıştığı arkadaşlarından bıkmış olduğunu hissederdi. öyle ilk dolmuşa da binmez, bekler ikincisi gelince oturarak işine giderdi. zaman varsın geçsin, tutmaya ne gerek. iş yerine girmeden bir sigara içmeli mi içmemeli mi işte bu güne göre değişirdi. ama nasıl değişirdi bunu ancak tanrı bilirdi. masasına geçer çantasını çekmeceye koymadan bilgisayarın açma tuşundan parmağını çekmeden günün hengamesi başlardı. kaşla göz arasında sonsuza uzanan bir kuyruk oluşur ama bir hortummuş gibi tüm gün uğuldardı. çaylar gelir gider, mükellefler gelir gider, dosyalar gelir gider, müdürler şefler hepsi gelir giderdi. bu gelgitlerden sıkılınca en üst çekmecede duran gazeteye sarılı kitabını ceketinin içinde saklar, tuvalete giderdi. o güzelim kamu kurumu tuvaletlerinde geçirilen vakit insanlarca bitmek bilmez bir işkence de olsa bay C için özgür dünyaya açılan ve anahtarı yalnız kendinde olan bir kapıydı. burda kitabını okurdu. telefonuyla oynardı. durur düşünürdü ya da düşünmezdi. geldiği gibi bir süre sonra yerine geri giderdi. binanın çaycı dahil en genç çalışanıydı. bu kah iyi kah kötü bir şeydi, ama kimilerine göre. yoksa onun için çoktan unuttuğu bir şeydi. kimi derdi ki genç yaşında buraya geldiği için müdürler onu pek sever kollar, kimi de derdi ki müdürler bundan bir şüphelenir bir çekinirlerdi. işte mesailer böyle gelir geçer ömür ardı sıra onu takip ederdi. bir günün gürültüsünü patırtısını, koşuşturmasını kavgasını, fırçasını azarını yazsa mesai biter yazı bitmezdi, en iyisi buraları iki saniyelik bir hayale bırakmak, zaten bay C nin en sevdiği vakit öğle arasıydı. dairenin kapısı kapalı, bekleyenler dışarıda, iş arkadaşları aşağıda yemekte. sanki ejder prensesi uyutmuş ardından kendi uykuya dalmış gibi her yer sessiz. açık bilgisayarlar, kagıtlar kalemler, zımbalar ve delgeçler. bir de kaşeler kalırdı o saatte. önce gider sigarasını içer yalnız, döner masasında seve seve tüketirdi işte o zamanı. ara bitince ha öğleden öncesi ha sonrası aynıydı. kağıtlar kaşelenir üst kata gider, imzalanır geri gelir, biri verilir kalanı delinir. aynı sayılar bir araya deste olur. desteler dosyalara dosyalar dolaplara oradan arşivlere ve işte herkes evlere.
9 Eylül 2013 Pazartesi
kalıplardan bıkmış bir yazı ve önemsiz kahramanı_1.bölüm
adamım C yine bir sabaha açtı gözlerini; yelkovan gözü kapalı döner, akrep ise henüz alarm hizasına gelmeden, güneş henüz doğmamış hassas kargalar seslerini çıkarmazken. yataktan kalkmalı mı gözlerimi yummalı mı diye düşünürken belki geçer zaman dedi fakat sanki saatinin pili zayıflamış gibi sanki akrep ile yelkovan yaşlanmış gibi hayat donmuş da bir kıvılcım bekler gibi hiç bir şey değişmedi ilerlemedi. artık kalktı yatagından. tuvalete gitmek yüzünü yıkamak, sessiz, kısa bazen de uzun bir an yatagın ucunda veya kanepenin ortasında oturmak. mutfakta çay belki kahve yapmak. kahvaltıyı çoğu zaman sonraya bırakmak. işte güne başlangıç böyle bir şeydi.
7 Eylül 2013 Cumartesi
selam
selam size büyük durumlar doruk anlar
dağ görgüsü kazanır ağrı'yı bir kez görse de kişi
marmara'dan yirmi yılda çıkaramayacağı gerçeği
okyanusu beş dakika seyretmekle kavrar
2 Eylül 2013 Pazartesi
hehyat
daha harflerin büyükleri bulunmamış, noktalama işaretlerine bir anlam yüklenmemiş, paragraflar başlamamıştı. koyunlar sürü halinde değil ve kurtların hepsi etobur değildi. bir kuzu sütten kesildikten bir süre sonra annesi ile sarılıp vedalaştı. yeşil çayırlardan daha şu yaşında sıkılmıştı. yürüdü yürüdü. yoruldu. yorulunca yeşil çayırın otlarından yedi. yerken bir kurt gördü. kenardan kendisini izleyen kurda yeşil otları gösterdi, neden yemiyorsun diye sordu. cevap vermedi kurt. ağlıyordu. nedenini sordu küçük beyaz kuzu. kurt aç olduğunu ama otları sevmediğini söyledi. kuzu başka ne yenebilir ki buralarda diye sordu. kurt annesinin otlarla babasının ise etlerle kendisini besleyip büyüttüğünü söyledi. et yenemez ki dedi kuzu. kurt dişlerini gösterince kuzu söylediğinden vazgeçti. o zaman sana yiyecek et bulalım dedi kuzu. benim de yiyip durduğum şu otlardan içim sıkıldı başka yerlere gitmek için annemin yanından ayrıldım dedi. kurt cevap vermedi. yerinden kımıldamadı. kuzu ne eti seversin diye sordu. kurt babasının ona hep kuzu eti yedirdiğini söyledi. kuzu nedense korkmadı fakat diyecek bir şey de bulamadı. sessiz bir andan sonra kurt günlerdir aç olduğunu yineledi ve tekrar ağlamaya başladı. kuzu kurda bir tokat atarak kendisine gelmesini, kendisini böyle koyvermemesini söyledi. bak, dedi, ben nasıl bu yeşil ottan sıkıldım ve başka şeyler aramaya gidiyorum; bence sen de harekete geçmelisin dedi. mutlaka bir çare bulursun ama oturarak çare bulmak mümkün değil dedi. kurt çaresiz çare bulmak için bir kuzunun peşine düştü.
31 Temmuz 2013 Çarşamba
yollar
artık gözünde modası geçmiş arabasıyla yine trafikte sıkışıp kalmıştı. nerdeyse adım adım ilerlemekteydi. başının ağrıdığını hissetti ya da başında bir ağırlık hissetti. en pratik çözüm olarak düşünüp radyoyu kapadı. pratik çözümleri severdi. hatta pratik yaşamayı severdi. trafik daha da ilerlemez bir hal alınca her zaman yaptığı gibi etrafa dikkat kesilmeye başladı, fakat iki otobüs arasında kaldığını farkedince biraz da otobüsteki bakışlardan kaçınmak için başını ileriye sabitledi. tek görüş alanı, kapalı radyo, canı sıkılmıştı. arabanın sağına soluna göz ucuyla bakınmaya başladı. ne çok sevinmişti bu sürücü koltuğuna oturduğu ilk gün. direksiyonu kavrayınca sanki dünyanın yularından tutmuşta ekseni üzerinde istediği gibi dünyayı hızlandırıp yavaşlatabilecekti. değişik bir histi, hatırlayınca bir sıcaklık yayıldı vücuduna. araba aynı arabaydı, kendisi hala aynı kişiydi aslında; ama o his kaybolup gitmişti. aslına bakılırsa arabayı almadan önce nasıl delicesine bir arabası olması istediğini hep hatırlıyordu, ama niye böylesi bir yoğunlukta bir araba arzuladığı aklından uçup gitmişti sanki. biraz düşününce kendine itiraf etmeyi bu kez başarabildi; araba herkeste olan bir standarttı ve hayatını idame ettirebilmek için bir gerek gibi gelmişti o zamanlar. arabasız günlerinde neler hissettiğinden çok etrafına bir arabayı ne kadar çok istediğini ve onunla ilgili tüm planlarını anlatışını daha çok anımsıyordu. öncelikle çok fazla olmasa da şöyle gösterişli bir araba olmalıydı, ne çok büyük ne çok küçük, öyle çok da göze batmayacak konforlu bir araba. çok parlak bir renk olmasındı, o renklerden daha çok koyuları severdi nerdeyse iç karartıcı olacak kadar koyuları. ama hayır koyu olmasındı, o arabaya kim bilir kimler binecekti, gelecekteki ailesi belki de bu arabaya binecekti ilk. onun için koyu renk tercih etmeyecekti. ama yine de öyle çok parlak renklere de gelemezdi hani, en iyisi orta karar bir renkte karar kılmak, hatta daha da iyisi trafikte en çok olan gri renkli bir araba almaktı. dışı temiz olmalıydı kesinlikle. vuruk ya da çizik olmamalı, boyada bir farklılık bulunmamalı adeta yeni gibi görmeliydi dışarıdan bakan gözler. içi ilk planda o kadar mühim değildi. nasıl olsa yavaş yavaş içini adam ederim diye düşünürdü. yavaş yavaş ama bir aile kurana kadar yine de acele bir şekilde içini de dışı kadar gıcır yapmalıydı. bu arabanın içi konusu hariç kalan düşüncelerini herkesle paylaşırdı. kullanacağı güzergahları, yollarda nasıl ilerleyeceğini, vites geçişlerini elleriyle gösterirdi. şerit değiştirirken önce arkaya bakmalı derdi, işin doğası buydu ama yine de onu söylemek açığa çıkarmak şarttı; ki herkes anlasın araba kullanmaya ne kadar hevesli ve bu işe şimdiden ne kadar hakim olduğunu. yakıttan nasıl tasarruf edeceğini, bakımını nerelerde kimlere yaptırmak gerektiğini, hangi yollardan daha az hasarlı geçileceğini, bu ve buna benzer türlü bilgiyi herkese tekrar tekrar anlatırdı. artık kendisi de ikna olmuştu, artık hazırdı. işte arabayı aldığı ilk gün, dünyanın eksenide hızlı bir tur atarken başta heyecandan farketmediği içindeki bir burukluğu yavaş yavaş duyumsamaya başladı. karanlığın içine hızla girerken bu arabayı niye aldığını kendine sordu. bunu hiç bu kadar net sormamıştı, ta ki ona sahip olana dek. bir cevap yoktu, beyninin her bir kıvrımından farklı cevaplar yükselmekteydi fakat onları dillendirmeye gerek kalmadan biliyordu ki bunlar birer bahaneydi. evet bir çok kişide vardı araba fakat bu niye kendisini bu denli bir karara yönlendirecek şekilde etkilemişti ki. hayat asıl olarak sanki arabaya bindiğinde başlayacak diye düşünmüştü hep, ama hiç de öyle olmamıştı. şimdi arabasının sürücü koltuğundaydı. direksiyon avuçlarındai fezada dönmekteydi. ama nereye gitmek istedini hiç düşünmemişti. gitmek isteyeceği bir yer bulsa da arabayla gidebilir miydi, bilemedi.
29 Temmuz 2013 Pazartesi
adam
görevini yerine getirmiş olmanın haklı gururu ve gururlu biri gibi hissedebilmenin hazzıyla evine dönüyordu. mutluydu. sabah bir görevi vardı, ve her görev gibi yerine getirilmesi gereken bu görevi hakkıyla tamamlamıştı. sabah bir görevi olduğu için mutluydu. şimdi de yerine getirdiği için mutluydu. biraz düşününce, mutluluk çok basitti. eğer tarifi bu idiyse.
yağmur
iğnebeline yağmur yağıyor, yağsın
yüzyıllardır yağıyor, ne farkeder.
fakat bundan yüz yıl sonra bile arap
ne sen, ne ben, ne savcı ne komiser
hani şairin dediği gibi;
gene yıllar geçecek ve geride benden bir iz kalmayacak.
yorgun ruhumu karanlık ve soğuk kuşatacak.
Savcı N.
yüzyıllardır yağıyor, ne farkeder.
fakat bundan yüz yıl sonra bile arap
ne sen, ne ben, ne savcı ne komiser
hani şairin dediği gibi;
gene yıllar geçecek ve geride benden bir iz kalmayacak.
yorgun ruhumu karanlık ve soğuk kuşatacak.
Savcı N.
sen
siz şatodan
değilsiniz, köyden değilsiniz; siz bir hiçsiniz. heyhat, yine de bir şeysiniz,
fazla gelen ve herkesi rahatsız eden bir yabancısınız. başımıza sürekli can
sıkıcı işler açan birisiniz.
Grena
26 Temmuz 2013 Cuma
maske
“Her sabah uyandığımda hayata karışmak için özel bir çaba sarfediyorum. Yüzüme taktığım maske mi gerçek, yoksa altında saklı olan ve benim “ben” demekten çekinmediğim varlık mı? Her şey sahte, gerçekten nasıl güldüğümü bile hatırlamıyorum. Yüzüm, gülüşüm, bakışlarım önceden tasarlanmış, dış dünyadan korunmak için bir kabuk gibi kullanıyorum onları. Sesime bile dayanmam mümkün değil, var olmak istiyorum ama varlığımın bedenimde bir basamak daha yükselemeyeceğini, öne çıkamayacağını biliyorum. Kendimi gerçekleştirmek yerine “gerçekmişim gibi” davranarak devam edemem. En iyisi susmak ve dinlemek, belki gerçekten dinlemeyi başarabilirsem –insanların asla yapmadığı gibi- başkalarının maskesini düşürebilirim, bir an bile olsa samimiyet ve masumiyet görmek için maskemin dilini kesebilirim. Sustum artık, sadece dinliyorum, başkasını canlandırmaktan vazgeçtim, bana önce kendinizi, sonra da beni verin..”
Elizabeth V., Persona
25 Temmuz 2013 Perşembe
gerek
stephan işyerinde yine aynı tartışmanın tam ortasındaydı. hala nasıl aksi fikirlerin mevcut olduğunu bir türlü anlayamıyordu. kas kafalı, dar bakışlı, sığ düşünceli, gevrek gülüşlü, sahte vicdanlı, vakur duruşlu bu etrafında yer alan varlıkların varlık sebeplerinden şüphe duymaktaydı. fakat şuna şüphe yoktu ki, evet, dediği gibi en önemli şey soluk almaktı. nefes al, tüm ciğerlerini temiz hava ile doldur, geri boşalt. bu kadar. bu düşünce sürecinde dahi yapmış olduğu gibi kolay ve kesin olan bu eyleme nasıl olur da herkes tarafından en üst seviyede önem addedilemez anlayamıyor, anlayamadıkça sinirleniyor, sinirlendikçe sanki tüm vücudu şişiyordu. yaşı ilerlemiş marlin koca ağzıyla arada gülerek hala soluk almanın o kadar da mühim olmadığını hatta kimi zaman buna ihtiyaç dahi duymadığını söylese de stephanın asıl kızdığı marlin değildi. marlin zaten ne bilebilirdi ki, yıllarını bu aptal rutubetli ofiste çürütmüş, çürüyen yıllar önce derisinde lekeler şeklinde kendini göstermiş sonra da olması beklenen şekilde düşüncelerini çürütüp hepsini salyalarla vücudundan atmıştı. şimdi kafası boş, gözleri boş, günleri boş ve hatta hayatı boş bir şekilde başka bir boşluk alemine birden geçivermeyi beklemekteydi. zaten zayıf sesi ağzından çıkan pis koku üzerindeki kelimeleri ayırdetmeyi iyice zor hale getirmekteydi. hatta stephan her sabah onu ilk gördüğünde ve akşam işinden ayrılırken onu son gördüğünde; varlığı ile yokluğu bir işte diye düşünürdü. hayır, stephanı kızdıran kesinlikle marlin değildi. andham ise her ne kadar ciddi bir şekilde bu tartışmayı sürdürse de aslında ciddi bir şekilde söylediği sözlerin içlerinin tamamen boş olduğunu herkes bilirdi. hatta bir keresinde odadaki rutubeti aslında ne kadar sevdiğini üç gün boyunca ballandıra ballandıra anlattıktan sonraki hafta ziyaretine gelen bir misafirine bu rutubetten nasıl bıktığını, sağlığını nasıl kötü etkilediğini anlatmaktaydı. ama şu var ki, her iki durumda da anlattığı durumun doğruluğuna şüphesiz inanmaktaydı. andham için önemli olan durumlar ya da doğruluk hatta gerçeklik bile değildi. onun için tek önemli şey süslü kelimeler, noktasız cümleler, vurgulu tümceler ve kesin yargılar. herkes onu dinlemeyi severdi, gel gör ki sustuğu andan itibaren kimse ne dediğini dahi hatırlamaz, işine geri dönerdi. ama stephan andhamın bu güzel kelimelerle inançsız bir şekilde de olsa yanlış sonuçlara ulaşmasına dayanamıyordu. hele ki bu sözleri dinlerken adeta eski dünyalardan kalma ruhani bir müziği ruhunda hissedercesine gözlerini sabitlemiş, hareketsiz bir şekilde koltuğunda oturan çiçilyanın sanki bu odada değil de uçsuz bucaksız çayırların ortasında, kenardan akıveren bir akarsuyun dibinde transa geçmiş havası vardı ki; stephan bir hamlede yerinden zıplayarak çiçilyayı sarsmak, bu yalan yargıları düzeltmesi adına kendi tarafında yer alması için ona yalvarmak istiyordu. grenda ve jyendar tartışmaya başlar sonra canları sıkılır, aralarında şakalaşır, şakalardan sıkılınca bu kez tartışmaya girer gibi yaparak marlinin lekeleri ile ilgili bir kaç benzetme yapar sonra tekrar sıkılırlardı. tanrı bilir ikisi de aslında hem birbirlerinden hem de kendilerinden sıkılmışlardı. arada odasına geçerken tartışmalarımıza şahit olan müdür myengyan ise akşam ayrılırken üzerinde tüm gün boyunca düşünüldüğü belli olan fakat aslında bir şey söylemeyen bir cümleciği ağzından çıkarır ve daha kendi kulağına ulaşmadan ofisten çıkardı. o zaman herkes iş saatinin dolduğunu anlar ve tartışmayı olduğu yerde bırakarak ayrılırdı. fakat stephan tartışmayı bir an olsun içinde bitiremez ertesi güne dek aklında olası saçma ve düzeysiz sorulara ikna edici cevaplar aramakla zamanını geçirirdi.bu kez aklına gelen ise kendi argümanları olmamıştı, öne süreceği cevap tam da iş yerindekilerin anlayabileceği şekildeydi. bunu nasıl bugüne dek düşünememişti. önce kendine kızdı, ama olsun artık aklındaydı işte. yatağa girdi fakat gözüne uyku girmiyordu. cümle ve kelimeleri tekrar sıralamak istiyor, her seferinde sıralar heyecandan karışıyor ama sonunda anlatmak istediği şey açığa şöyle ya da böyle çıkıyordu. şehir yönetimi cezası kesinleşen isyancıları, suçluları neden hemen kıyıdaki su birikintisinin içerisine ayaklarına bir ağırlık bağlayarak atıyordu? kesin cezaya kesin çözüm işte diye düşündü stephan. suyun altında hava olmadığından ölüm -ceza- kaçınılmazdı. bu düşünceler içerisinde sabahı zor etti. işe gidene dek bu düşüncelerini içerisinde zor tuttu. fakat işyerinin kapısında bekleyen görevliler içeriye girmesine müsaade etmeden stephanı apar topar kıyıya götürdüler. kıyıda bekleyen yargıç gelenleri uzaktan gördüğünde elindeki kağıdı okumaya başlamıştı. iki görevlinin arasında yürümeyen adeta uçan stephan yargıca yaklaşınca seçebildiği kelimeler ... gereksiz tartışmalar yapmaktan hem kendi hem de etrafındaki iş gücüne zarar verdiğinden dolayı 8 ay süre ile suyun altında kalmasına... stephan cümlenin sonuna odaklanamadan suyun altında kalma süresi ibaresinin anlamsızlığını çözmeye çalışmaktaydı. aynı sırada ise görevliler ayaklarını zincirlemiş ve ikisi birden koca bir taş ellerinde suyun kenarında yargıcın işaretini beklemekteydiler. stephan ne olduğunu çözemeden yargıc elindeki kağıdı yırtıp suya fırlatınca görevliler de taşı aynı şekilde suya fırlattılar. stephan kendini savunma fırsatı bulamadan hatta son bir derin nefes bile alamadan suyun içine daldı. az önce yırtılıp suya fırlatılan kağıt parçalarının arasından hızla geçerken kağıtta tam olarak neler yazdığını düşündü. düşünceleri karanlığa gömülmeden zemine çakılan taşın yanına düşüverdi. etraf sandığı gibi karanlık değildi. hatta etrafta kendi gibi bir çokları taşlara bağlı bir şekilde bekleşmekteydiler. stephan ölümün bu denli hızlı olmasından çok yeniden dirilmiş olmaya ve bunun bu denli hızlı gerçekleşmiş olmasına şaşırmaktaydı. büyük bir kalabalığın içinde olduğunu anladı. boğuk bir gürültü etrafı sarmıştı. neler konuşulduğunu anlayamıyor beyni zonkluyordu.etrafındakiler kuşkusuz bir şeyler tartışmaktaydı fakat nedense stephanın aklı hala dünkü tartışmadaydı. tam da herkesi ikna edebilecekken başına bunlar gelmişti. aslında şimdi tam da kendisi tartıştığı tezin konusu ve hatta ispatı olmuştu. ah keşke onu şimdi görebilselerdi. hele çiçilya, görseydi keşke bu boş tartışmanın böyle kesin bir sonucu olduğunu. ya da müdür myengyan. o zaman işten kaçar gibi ayrılmaz, her zamanki kibirli tavrıyla omzuna dokunarak haklıymışsın stephan derdi. şapşal suratıyla belki gülerdi bile. her zaman şapşal ifadeliydi müdür myengyan. hele ki o koca boynuna taktığı kravat onu daha da şapşal gösterirdi. stephan hiç kurbağalar kravat takar mı tanrı aşkına diye düşündü.
24 Temmuz 2013 Çarşamba
başla-ma noktası
tanrı dünyayı yarattı.
işte orda siyahların ortasında yalnız başına duruyordu. durdu, uzun bir süre durdu. tanrı dön dedi. aklına ilk gelen "nasıl" oldu. buna bir cevap bulamadan "nereye" de aklına takıldı. sorular kafasında dönmekteydi fakat kendisi ne yapacağını bilemiyordu. kime sorması gerektiğini biliyordu ama soramıyordu. dönmeyi bildiğini düşündü. ama bilmiyordu. etrafına baktı. bir hareket vardı. etraftaki harekete odaklandı, bir süre sonra farketti ki o da hareketin içine girmiş savrulmaktaydı. sanırım dönmek bu işte dedi. biraz midesi bulanmaya başı dönmeye başlamıştı ama olsun dönmek herhalde bunu gerektirmekteydi. döndü, döndü. içindeki herşey ters yüz oldu, yer değiştirdi, değiştirmeye devam etti. sonra farketti ki aslında hep aynı yerde hareket etmekteydi. aldırmadı. döndü. kulakları feci şekilde uğulduyordu. aldırmadı. döndü. uzun bir süre döndü. artık gözleri kapalı bile dönebiliyordu. kulaklarının uğultusu onun için bir melodiydi artık. tüm iletişimini kesmişti. döndü. sanki bir süre önce bir ses "dur" dedi. fakat durmak neydi. bu kez düşünmek dahi zor geldi. sorular yoktu artık aklında. döndü. gözleri kapalı.
işte orda siyahların ortasında yalnız başına duruyordu. durdu, uzun bir süre durdu. tanrı dön dedi. aklına ilk gelen "nasıl" oldu. buna bir cevap bulamadan "nereye" de aklına takıldı. sorular kafasında dönmekteydi fakat kendisi ne yapacağını bilemiyordu. kime sorması gerektiğini biliyordu ama soramıyordu. dönmeyi bildiğini düşündü. ama bilmiyordu. etrafına baktı. bir hareket vardı. etraftaki harekete odaklandı, bir süre sonra farketti ki o da hareketin içine girmiş savrulmaktaydı. sanırım dönmek bu işte dedi. biraz midesi bulanmaya başı dönmeye başlamıştı ama olsun dönmek herhalde bunu gerektirmekteydi. döndü, döndü. içindeki herşey ters yüz oldu, yer değiştirdi, değiştirmeye devam etti. sonra farketti ki aslında hep aynı yerde hareket etmekteydi. aldırmadı. döndü. kulakları feci şekilde uğulduyordu. aldırmadı. döndü. uzun bir süre döndü. artık gözleri kapalı bile dönebiliyordu. kulaklarının uğultusu onun için bir melodiydi artık. tüm iletişimini kesmişti. döndü. sanki bir süre önce bir ses "dur" dedi. fakat durmak neydi. bu kez düşünmek dahi zor geldi. sorular yoktu artık aklında. döndü. gözleri kapalı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















