bir günü görmek bazen bir ömrü izlemeye eştir. bay C'ye baktığımda ben bu hisse kapıldım. fakat kaderin dönüm noktaları ancak döndükten sonra farkedilirmiş bunu da tecrübe ettim.
bir sabaha daha başladı erkenden bay C. aynı ritüellerin ardından işe gittiğini tahmin etmek pek zor olmasa gerek. masasında eskidiği her halinden belli olan hesap makinesi ile uğraşması belki dışarıdan bakılınca büyük devletin bu küçük elemanı büyük hesapların küçük küsüratları ile ilgileniyor havası verebilirdi, ancak ben biliyorum ki o eski makinada yine 1 ile 1i toplayıp nasıl oluyorsa 1i elde ediyordu. buna işe ilk girdiğinde her ne kadar şaşırdıysa da diger tüm işlemlerde doğru sonucu veren bu makinenin bozuk ve kullanılamaz olduğu fikri içine sinmemişti. telefonda dün akşamdan kalma cevapsız çağrıları silerken annesine en azından geri dönmesi gerektiğini biliyordu. fakat bu geri dönüşü aslında ta anne karnına dek mümkün olsa işte o zaman işte hiç beklemeden anında gerçekleştirirdi. ama tatmin olmayan bir kişi ile iletişime geçmek zorunluluğu karnını ağrıtıyordu. C burda mutlumuydu bilemiyorum ama halinden şikayetçi gözükmüyordu. yine uyduracak bir şeyler bulana dek bu aramayı ertelemeye karar verdi. tam bu düşüncelei yola koymuşken "şefim" sesiyle irkildi. devamını dinlemeden ve seslenen kişinin yüzüne dahi bakmadan "şef arkada" diyerek arkayı gösterdi. ardından kum saatini ters çevirdi.
suların altında kalan ikarus için poseidon balıklara bir anıt yaptırdı.anıtın önünde kumlarda; bu büyük anıtta, hırsın değil aşkın sonucu, zincirlerin değil özgürlüğün karşılığı, hür iradenin hazin kahramanı genç ikarus yatmaktadır. her gün ortasında suların altından izlesin güneşini diye bu anıt mezar yüce poseidondan daidalus oğlu ikarusa armağandır. yazmaktadır. her öğle vakti ikarus ile birlikte tüm balıklar güneşi seyredip ertesi öğle vaktine kadar zamanı tüketmekteler.
26 Eylül 2013 Perşembe
20 Eylül 2013 Cuma
bölüm 3
aksamları, hele de ki mevsimlerden soğuk olan herhangi biri ise dışarıda oyalanmadan evinin yolunu tutar; belki markete bakkala uğrayıp kasada günün son bir canlı nefesini duyarak gönüllü mapushanesine ağır adımlarla ulaşırdı. anahtarı her çevirişinde içeride işte bu kez bir farklılık, bir sürpriz belki de bir mucize var duygusu vücudunu terkedeli bir hayli olmuştu. ayakkabılarını çıkarmadan elini uzatıp ışığı açardı fakat gerektiğinden değildi bu. pekala ışıklar olmasa, gözleri olmasa, elleri dahi olmasa bu bütünleşmiş duvarlar arasında hareket edebilirdi. zaten sanki duvarlar hareket eder kendi izler gibiydi daima. içeri girer ışığı açar ayakkabılarını alıp kapıyı örter, ve sanki uzay mekiğine geri dönmüş gibi ya da belki uzayın içine atılmış gibi bir boşluğun içine usulca giriverirdi. çocukken hep seslerin varlığını merak ettiği bu uzay boşluğundaki tek ses buzdolabının daimi cızırdayan tehditkar sesiydi.
zaman bu boşlukta bir akardı bir de dururdu.
üzerini değişmeden bir sigara yakar fanustan dışarıyı izlerdi. dönen cisimler, yanan ve sönen ışıklar, ardı ardına kayan ışıklar, kesik bir uğultu... sonsuzluğun içinde bir nokta gibi hissederdi kendini.
ekrana dokunur ve tüm bu sessiz boşlukta bir ses belirir, bay C uyuyana değin sürer giderdi.
zaman bu boşlukta bir akardı bir de dururdu.
üzerini değişmeden bir sigara yakar fanustan dışarıyı izlerdi. dönen cisimler, yanan ve sönen ışıklar, ardı ardına kayan ışıklar, kesik bir uğultu... sonsuzluğun içinde bir nokta gibi hissederdi kendini.
ekrana dokunur ve tüm bu sessiz boşlukta bir ses belirir, bay C uyuyana değin sürer giderdi.
15 Eylül 2013 Pazar
11 Eylül 2013 Çarşamba
bölüm 2
sabahları servise binmez, daha evden dışarı çıktığında çalıştığı arkadaşlarından bıkmış olduğunu hissederdi. öyle ilk dolmuşa da binmez, bekler ikincisi gelince oturarak işine giderdi. zaman varsın geçsin, tutmaya ne gerek. iş yerine girmeden bir sigara içmeli mi içmemeli mi işte bu güne göre değişirdi. ama nasıl değişirdi bunu ancak tanrı bilirdi. masasına geçer çantasını çekmeceye koymadan bilgisayarın açma tuşundan parmağını çekmeden günün hengamesi başlardı. kaşla göz arasında sonsuza uzanan bir kuyruk oluşur ama bir hortummuş gibi tüm gün uğuldardı. çaylar gelir gider, mükellefler gelir gider, dosyalar gelir gider, müdürler şefler hepsi gelir giderdi. bu gelgitlerden sıkılınca en üst çekmecede duran gazeteye sarılı kitabını ceketinin içinde saklar, tuvalete giderdi. o güzelim kamu kurumu tuvaletlerinde geçirilen vakit insanlarca bitmek bilmez bir işkence de olsa bay C için özgür dünyaya açılan ve anahtarı yalnız kendinde olan bir kapıydı. burda kitabını okurdu. telefonuyla oynardı. durur düşünürdü ya da düşünmezdi. geldiği gibi bir süre sonra yerine geri giderdi. binanın çaycı dahil en genç çalışanıydı. bu kah iyi kah kötü bir şeydi, ama kimilerine göre. yoksa onun için çoktan unuttuğu bir şeydi. kimi derdi ki genç yaşında buraya geldiği için müdürler onu pek sever kollar, kimi de derdi ki müdürler bundan bir şüphelenir bir çekinirlerdi. işte mesailer böyle gelir geçer ömür ardı sıra onu takip ederdi. bir günün gürültüsünü patırtısını, koşuşturmasını kavgasını, fırçasını azarını yazsa mesai biter yazı bitmezdi, en iyisi buraları iki saniyelik bir hayale bırakmak, zaten bay C nin en sevdiği vakit öğle arasıydı. dairenin kapısı kapalı, bekleyenler dışarıda, iş arkadaşları aşağıda yemekte. sanki ejder prensesi uyutmuş ardından kendi uykuya dalmış gibi her yer sessiz. açık bilgisayarlar, kagıtlar kalemler, zımbalar ve delgeçler. bir de kaşeler kalırdı o saatte. önce gider sigarasını içer yalnız, döner masasında seve seve tüketirdi işte o zamanı. ara bitince ha öğleden öncesi ha sonrası aynıydı. kağıtlar kaşelenir üst kata gider, imzalanır geri gelir, biri verilir kalanı delinir. aynı sayılar bir araya deste olur. desteler dosyalara dosyalar dolaplara oradan arşivlere ve işte herkes evlere.
9 Eylül 2013 Pazartesi
kalıplardan bıkmış bir yazı ve önemsiz kahramanı_1.bölüm
adamım C yine bir sabaha açtı gözlerini; yelkovan gözü kapalı döner, akrep ise henüz alarm hizasına gelmeden, güneş henüz doğmamış hassas kargalar seslerini çıkarmazken. yataktan kalkmalı mı gözlerimi yummalı mı diye düşünürken belki geçer zaman dedi fakat sanki saatinin pili zayıflamış gibi sanki akrep ile yelkovan yaşlanmış gibi hayat donmuş da bir kıvılcım bekler gibi hiç bir şey değişmedi ilerlemedi. artık kalktı yatagından. tuvalete gitmek yüzünü yıkamak, sessiz, kısa bazen de uzun bir an yatagın ucunda veya kanepenin ortasında oturmak. mutfakta çay belki kahve yapmak. kahvaltıyı çoğu zaman sonraya bırakmak. işte güne başlangıç böyle bir şeydi.
7 Eylül 2013 Cumartesi
selam
selam size büyük durumlar doruk anlar
dağ görgüsü kazanır ağrı'yı bir kez görse de kişi
marmara'dan yirmi yılda çıkaramayacağı gerçeği
okyanusu beş dakika seyretmekle kavrar
2 Eylül 2013 Pazartesi
hehyat
daha harflerin büyükleri bulunmamış, noktalama işaretlerine bir anlam yüklenmemiş, paragraflar başlamamıştı. koyunlar sürü halinde değil ve kurtların hepsi etobur değildi. bir kuzu sütten kesildikten bir süre sonra annesi ile sarılıp vedalaştı. yeşil çayırlardan daha şu yaşında sıkılmıştı. yürüdü yürüdü. yoruldu. yorulunca yeşil çayırın otlarından yedi. yerken bir kurt gördü. kenardan kendisini izleyen kurda yeşil otları gösterdi, neden yemiyorsun diye sordu. cevap vermedi kurt. ağlıyordu. nedenini sordu küçük beyaz kuzu. kurt aç olduğunu ama otları sevmediğini söyledi. kuzu başka ne yenebilir ki buralarda diye sordu. kurt annesinin otlarla babasının ise etlerle kendisini besleyip büyüttüğünü söyledi. et yenemez ki dedi kuzu. kurt dişlerini gösterince kuzu söylediğinden vazgeçti. o zaman sana yiyecek et bulalım dedi kuzu. benim de yiyip durduğum şu otlardan içim sıkıldı başka yerlere gitmek için annemin yanından ayrıldım dedi. kurt cevap vermedi. yerinden kımıldamadı. kuzu ne eti seversin diye sordu. kurt babasının ona hep kuzu eti yedirdiğini söyledi. kuzu nedense korkmadı fakat diyecek bir şey de bulamadı. sessiz bir andan sonra kurt günlerdir aç olduğunu yineledi ve tekrar ağlamaya başladı. kuzu kurda bir tokat atarak kendisine gelmesini, kendisini böyle koyvermemesini söyledi. bak, dedi, ben nasıl bu yeşil ottan sıkıldım ve başka şeyler aramaya gidiyorum; bence sen de harekete geçmelisin dedi. mutlaka bir çare bulursun ama oturarak çare bulmak mümkün değil dedi. kurt çaresiz çare bulmak için bir kuzunun peşine düştü.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


