31 Temmuz 2013 Çarşamba

yollar

artık gözünde modası geçmiş arabasıyla yine trafikte sıkışıp kalmıştı. nerdeyse adım adım ilerlemekteydi. başının ağrıdığını hissetti ya da başında bir ağırlık hissetti. en pratik çözüm olarak düşünüp radyoyu kapadı. pratik çözümleri severdi. hatta pratik yaşamayı severdi. trafik daha da ilerlemez bir hal alınca her zaman yaptığı gibi etrafa dikkat kesilmeye başladı, fakat iki otobüs arasında kaldığını farkedince biraz da otobüsteki bakışlardan kaçınmak için başını ileriye sabitledi. tek görüş alanı, kapalı radyo, canı sıkılmıştı. arabanın sağına soluna göz ucuyla bakınmaya başladı. ne çok sevinmişti bu sürücü koltuğuna oturduğu ilk gün. direksiyonu kavrayınca sanki dünyanın yularından tutmuşta ekseni üzerinde istediği gibi dünyayı hızlandırıp yavaşlatabilecekti. değişik bir histi, hatırlayınca bir sıcaklık yayıldı vücuduna. araba aynı arabaydı, kendisi hala aynı kişiydi aslında; ama o his kaybolup gitmişti. aslına bakılırsa arabayı almadan önce nasıl delicesine bir arabası olması istediğini hep hatırlıyordu, ama niye böylesi bir yoğunlukta bir araba arzuladığı aklından uçup gitmişti sanki. biraz düşününce kendine itiraf etmeyi bu kez başarabildi; araba herkeste olan bir standarttı ve hayatını idame ettirebilmek için bir gerek gibi gelmişti o zamanlar. arabasız günlerinde neler hissettiğinden çok etrafına bir arabayı ne kadar çok istediğini ve onunla ilgili tüm planlarını anlatışını daha çok anımsıyordu. öncelikle çok fazla olmasa da şöyle gösterişli bir araba olmalıydı, ne çok büyük ne çok küçük, öyle çok da göze batmayacak konforlu bir araba. çok parlak bir renk olmasındı, o renklerden daha çok koyuları severdi nerdeyse iç karartıcı olacak kadar koyuları. ama hayır koyu olmasındı, o arabaya kim bilir kimler binecekti, gelecekteki ailesi belki de bu arabaya binecekti ilk. onun için koyu renk tercih etmeyecekti. ama yine de öyle çok parlak renklere de gelemezdi hani, en iyisi orta karar bir renkte karar kılmak, hatta daha da iyisi trafikte en çok olan gri renkli bir araba almaktı. dışı temiz olmalıydı kesinlikle. vuruk ya da çizik olmamalı, boyada bir farklılık bulunmamalı adeta yeni gibi görmeliydi dışarıdan bakan gözler. içi ilk planda o kadar mühim değildi. nasıl olsa yavaş yavaş içini adam ederim diye düşünürdü. yavaş yavaş ama bir aile kurana kadar yine de acele bir şekilde içini de dışı kadar gıcır yapmalıydı. bu arabanın içi konusu hariç kalan düşüncelerini herkesle paylaşırdı. kullanacağı güzergahları, yollarda nasıl ilerleyeceğini, vites geçişlerini elleriyle gösterirdi. şerit değiştirirken önce arkaya bakmalı derdi, işin doğası buydu ama yine de onu söylemek açığa çıkarmak şarttı; ki herkes anlasın araba kullanmaya ne kadar hevesli ve bu işe şimdiden ne kadar hakim olduğunu. yakıttan nasıl tasarruf edeceğini, bakımını nerelerde kimlere yaptırmak gerektiğini, hangi yollardan daha az hasarlı geçileceğini, bu ve buna benzer türlü bilgiyi herkese tekrar tekrar anlatırdı. artık kendisi de ikna olmuştu, artık hazırdı. işte arabayı aldığı ilk gün, dünyanın eksenide hızlı bir tur atarken başta heyecandan farketmediği içindeki bir burukluğu yavaş yavaş duyumsamaya başladı. karanlığın içine hızla girerken bu arabayı niye aldığını kendine sordu. bunu hiç bu kadar net sormamıştı, ta ki ona sahip olana dek. bir cevap yoktu, beyninin her bir kıvrımından farklı cevaplar yükselmekteydi fakat onları dillendirmeye gerek kalmadan biliyordu ki bunlar birer bahaneydi. evet bir çok kişide vardı araba fakat bu niye kendisini bu denli bir karara yönlendirecek şekilde etkilemişti ki. hayat asıl olarak sanki arabaya bindiğinde başlayacak diye düşünmüştü hep, ama hiç de öyle olmamıştı. şimdi arabasının sürücü koltuğundaydı. direksiyon avuçlarındai fezada dönmekteydi. ama nereye gitmek istedini hiç düşünmemişti. gitmek isteyeceği bir yer bulsa da arabayla gidebilir miydi, bilemedi.

29 Temmuz 2013 Pazartesi

adam

görevini yerine getirmiş olmanın haklı gururu ve gururlu biri gibi hissedebilmenin hazzıyla evine dönüyordu. mutluydu. sabah bir görevi vardı, ve her görev gibi yerine getirilmesi gereken bu görevi hakkıyla tamamlamıştı. sabah bir görevi olduğu için mutluydu. şimdi de yerine getirdiği için mutluydu. biraz düşününce, mutluluk çok basitti. eğer tarifi bu idiyse.

yağmur

iğnebeline yağmur yağıyor, yağsın
yüzyıllardır yağıyor, ne farkeder.
fakat bundan yüz yıl sonra bile arap
ne sen, ne ben, ne savcı ne komiser
hani şairin dediği gibi;
gene yıllar geçecek ve geride benden bir iz kalmayacak.
yorgun ruhumu karanlık ve soğuk kuşatacak.
Savcı N.

sen


siz şatodan değilsiniz, köyden değilsiniz; siz bir hiçsiniz. heyhat, yine de bir şeysiniz, fazla gelen ve herkesi rahatsız eden bir yabancısınız. başımıza sürekli can sıkıcı işler açan birisiniz.
Grena

26 Temmuz 2013 Cuma

hayat

always the padawan, never the jedi
Dwight S.

maske


“Her sabah uyandığımda hayata karışmak için özel bir çaba sarfediyorum. Yüzüme taktığım maske mi gerçek, yoksa altında saklı olan ve benim “ben” demekten çekinmediğim varlık mı? Her şey sahte, gerçekten nasıl güldüğümü bile hatırlamıyorum. Yüzüm, gülüşüm, bakışlarım önceden tasarlanmış, dış dünyadan korunmak için bir kabuk gibi kullanıyorum onları. Sesime bile dayanmam mümkün değil, var olmak istiyorum ama varlığımın bedenimde bir basamak daha yükselemeyeceğini, öne çıkamayacağını biliyorum. Kendimi gerçekleştirmek yerine “gerçekmişim gibi” davranarak devam edemem. En iyisi susmak ve dinlemek, belki gerçekten dinlemeyi başarabilirsem –insanların asla yapmadığı gibi- başkalarının maskesini düşürebilirim, bir an bile olsa samimiyet ve masumiyet görmek için maskemin dilini kesebilirim. Sustum artık, sadece dinliyorum, başkasını canlandırmaktan vazgeçtim, bana önce kendinizi, sonra da beni verin..”
Elizabeth V., Persona

25 Temmuz 2013 Perşembe

gerek

stephan işyerinde yine aynı tartışmanın tam ortasındaydı. hala nasıl aksi fikirlerin mevcut olduğunu bir türlü anlayamıyordu. kas kafalı, dar bakışlı, sığ düşünceli, gevrek gülüşlü, sahte vicdanlı, vakur duruşlu bu etrafında yer alan varlıkların varlık sebeplerinden şüphe duymaktaydı. fakat şuna şüphe yoktu ki, evet, dediği gibi en önemli şey soluk almaktı. nefes al, tüm ciğerlerini temiz hava ile doldur, geri boşalt. bu kadar. bu düşünce sürecinde dahi yapmış olduğu gibi kolay ve kesin olan bu eyleme nasıl olur da herkes tarafından en üst seviyede önem addedilemez anlayamıyor, anlayamadıkça sinirleniyor, sinirlendikçe sanki tüm vücudu şişiyordu. yaşı ilerlemiş marlin koca ağzıyla arada gülerek hala soluk almanın o kadar da mühim olmadığını hatta kimi zaman buna ihtiyaç dahi duymadığını söylese de stephanın asıl kızdığı marlin değildi. marlin zaten ne bilebilirdi ki, yıllarını bu aptal rutubetli ofiste çürütmüş, çürüyen yıllar önce derisinde lekeler şeklinde kendini göstermiş sonra da olması beklenen şekilde düşüncelerini çürütüp hepsini salyalarla vücudundan atmıştı. şimdi kafası boş, gözleri boş, günleri boş ve hatta hayatı boş bir şekilde başka bir boşluk alemine birden geçivermeyi beklemekteydi. zaten zayıf sesi ağzından çıkan pis koku üzerindeki kelimeleri ayırdetmeyi iyice zor hale getirmekteydi. hatta stephan her sabah onu ilk gördüğünde ve akşam işinden ayrılırken onu son gördüğünde; varlığı ile yokluğu bir işte diye düşünürdü. hayır, stephanı kızdıran kesinlikle marlin değildi. andham ise her ne kadar ciddi bir şekilde bu tartışmayı sürdürse de aslında ciddi bir şekilde söylediği sözlerin içlerinin tamamen boş olduğunu herkes bilirdi. hatta bir keresinde odadaki rutubeti aslında ne kadar sevdiğini üç gün boyunca ballandıra ballandıra anlattıktan sonraki hafta ziyaretine gelen bir misafirine bu rutubetten nasıl bıktığını, sağlığını nasıl kötü etkilediğini anlatmaktaydı. ama şu var ki, her iki durumda da anlattığı durumun doğruluğuna şüphesiz inanmaktaydı. andham için önemli olan durumlar ya da doğruluk hatta gerçeklik bile değildi. onun için tek önemli şey süslü kelimeler, noktasız cümleler, vurgulu tümceler ve kesin yargılar. herkes onu dinlemeyi severdi, gel gör ki sustuğu andan itibaren kimse ne dediğini dahi hatırlamaz, işine geri dönerdi. ama stephan andhamın bu güzel kelimelerle inançsız bir şekilde de olsa yanlış sonuçlara ulaşmasına dayanamıyordu. hele ki bu sözleri dinlerken adeta eski dünyalardan kalma ruhani bir müziği ruhunda hissedercesine gözlerini sabitlemiş, hareketsiz bir şekilde koltuğunda oturan çiçilyanın sanki bu odada değil de uçsuz bucaksız çayırların ortasında, kenardan akıveren bir akarsuyun dibinde transa geçmiş havası vardı ki; stephan bir hamlede yerinden zıplayarak çiçilyayı sarsmak, bu yalan yargıları düzeltmesi adına kendi tarafında yer alması için ona yalvarmak istiyordu. grenda ve jyendar tartışmaya başlar sonra canları sıkılır, aralarında şakalaşır, şakalardan sıkılınca bu kez tartışmaya girer gibi yaparak marlinin lekeleri ile ilgili bir kaç benzetme yapar sonra tekrar sıkılırlardı. tanrı bilir ikisi de aslında hem birbirlerinden hem de kendilerinden sıkılmışlardı. arada odasına geçerken tartışmalarımıza şahit olan müdür myengyan ise akşam ayrılırken üzerinde tüm gün boyunca düşünüldüğü belli olan fakat aslında bir şey söylemeyen bir cümleciği ağzından çıkarır ve daha kendi kulağına ulaşmadan ofisten çıkardı. o zaman herkes iş saatinin dolduğunu anlar ve tartışmayı olduğu yerde bırakarak ayrılırdı. fakat stephan tartışmayı bir an olsun içinde bitiremez ertesi güne dek aklında olası saçma ve düzeysiz sorulara ikna edici cevaplar aramakla zamanını geçirirdi.bu kez aklına gelen ise kendi argümanları olmamıştı, öne süreceği cevap tam da iş yerindekilerin anlayabileceği şekildeydi. bunu nasıl bugüne dek düşünememişti. önce kendine kızdı, ama olsun artık aklındaydı işte. yatağa girdi fakat gözüne uyku girmiyordu. cümle ve kelimeleri tekrar sıralamak istiyor, her seferinde sıralar heyecandan karışıyor ama sonunda anlatmak istediği şey açığa şöyle ya da böyle çıkıyordu. şehir yönetimi cezası kesinleşen isyancıları, suçluları neden hemen kıyıdaki su birikintisinin içerisine ayaklarına bir ağırlık bağlayarak atıyordu? kesin cezaya kesin çözüm işte diye düşündü stephan. suyun altında hava olmadığından ölüm -ceza- kaçınılmazdı. bu düşünceler içerisinde sabahı zor etti. işe gidene dek bu düşüncelerini içerisinde zor tuttu. fakat işyerinin kapısında bekleyen görevliler içeriye girmesine müsaade etmeden stephanı apar topar kıyıya götürdüler. kıyıda bekleyen yargıç gelenleri uzaktan gördüğünde elindeki kağıdı okumaya başlamıştı. iki görevlinin arasında yürümeyen adeta uçan stephan yargıca yaklaşınca seçebildiği kelimeler ... gereksiz tartışmalar yapmaktan hem kendi hem de etrafındaki iş gücüne zarar verdiğinden dolayı 8 ay süre ile suyun altında kalmasına... stephan cümlenin sonuna odaklanamadan suyun altında kalma süresi ibaresinin anlamsızlığını çözmeye çalışmaktaydı. aynı sırada ise görevliler ayaklarını zincirlemiş ve ikisi birden koca bir taş ellerinde suyun kenarında yargıcın işaretini beklemekteydiler. stephan ne olduğunu çözemeden yargıc elindeki kağıdı yırtıp suya fırlatınca görevliler de taşı aynı şekilde suya fırlattılar. stephan kendini savunma fırsatı bulamadan hatta son bir derin nefes bile alamadan suyun içine daldı. az önce yırtılıp suya fırlatılan kağıt parçalarının arasından hızla geçerken kağıtta tam olarak neler yazdığını düşündü. düşünceleri karanlığa gömülmeden zemine çakılan taşın yanına düşüverdi. etraf sandığı gibi karanlık değildi. hatta etrafta kendi gibi bir çokları taşlara bağlı bir şekilde bekleşmekteydiler. stephan ölümün bu denli hızlı olmasından çok yeniden dirilmiş olmaya ve bunun bu denli hızlı gerçekleşmiş olmasına şaşırmaktaydı. büyük bir kalabalığın içinde olduğunu anladı. boğuk bir gürültü etrafı sarmıştı. neler konuşulduğunu anlayamıyor beyni zonkluyordu.etrafındakiler kuşkusuz bir şeyler tartışmaktaydı fakat nedense stephanın aklı hala dünkü tartışmadaydı. tam da herkesi ikna edebilecekken başına bunlar gelmişti. aslında şimdi tam da kendisi tartıştığı tezin konusu ve hatta ispatı olmuştu. ah keşke onu şimdi görebilselerdi. hele çiçilya, görseydi keşke bu boş tartışmanın böyle kesin bir sonucu olduğunu. ya da müdür myengyan. o zaman işten kaçar gibi ayrılmaz, her zamanki kibirli tavrıyla omzuna dokunarak haklıymışsın stephan derdi. şapşal suratıyla belki gülerdi bile. her zaman şapşal ifadeliydi müdür myengyan. hele ki o koca boynuna taktığı kravat onu daha da şapşal gösterirdi. stephan hiç kurbağalar kravat takar mı tanrı aşkına diye düşündü.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

başla-ma noktası

tanrı dünyayı yarattı.
işte orda siyahların ortasında yalnız başına duruyordu. durdu, uzun bir süre durdu. tanrı dön dedi. aklına ilk gelen "nasıl" oldu. buna bir cevap bulamadan "nereye" de aklına takıldı. sorular kafasında dönmekteydi fakat kendisi ne yapacağını bilemiyordu. kime sorması gerektiğini biliyordu ama soramıyordu. dönmeyi bildiğini düşündü. ama bilmiyordu. etrafına baktı. bir hareket vardı. etraftaki harekete odaklandı, bir süre sonra farketti ki o da hareketin içine girmiş savrulmaktaydı. sanırım dönmek bu işte dedi. biraz midesi bulanmaya başı dönmeye başlamıştı ama olsun dönmek herhalde bunu gerektirmekteydi. döndü, döndü. içindeki herşey ters yüz oldu, yer değiştirdi, değiştirmeye devam etti. sonra farketti ki aslında hep aynı yerde hareket etmekteydi. aldırmadı. döndü. kulakları feci şekilde uğulduyordu. aldırmadı. döndü. uzun bir süre döndü. artık gözleri kapalı bile dönebiliyordu. kulaklarının uğultusu onun için bir melodiydi artık. tüm iletişimini kesmişti. döndü. sanki bir süre önce bir ses "dur" dedi. fakat durmak neydi. bu kez düşünmek dahi zor geldi. sorular yoktu artık aklında. döndü. gözleri kapalı.

labirent

iyi, bir bakıma iç karartıcıdır.
Franz K.