stephan işyerinde yine aynı tartışmanın tam ortasındaydı. hala nasıl aksi fikirlerin mevcut olduğunu bir türlü anlayamıyordu. kas kafalı, dar bakışlı, sığ düşünceli, gevrek gülüşlü, sahte vicdanlı, vakur duruşlu bu etrafında yer alan varlıkların varlık sebeplerinden şüphe duymaktaydı. fakat şuna şüphe yoktu ki, evet, dediği gibi en önemli şey soluk almaktı. nefes al, tüm ciğerlerini temiz hava ile doldur, geri boşalt. bu kadar. bu düşünce sürecinde dahi yapmış olduğu gibi kolay ve kesin olan bu eyleme nasıl olur da herkes tarafından en üst seviyede önem addedilemez anlayamıyor, anlayamadıkça sinirleniyor, sinirlendikçe sanki tüm vücudu şişiyordu. yaşı ilerlemiş marlin koca ağzıyla arada gülerek hala soluk almanın o kadar da mühim olmadığını hatta kimi zaman buna ihtiyaç dahi duymadığını söylese de stephanın asıl kızdığı marlin değildi. marlin zaten ne bilebilirdi ki, yıllarını bu aptal rutubetli ofiste çürütmüş, çürüyen yıllar önce derisinde lekeler şeklinde kendini göstermiş sonra da olması beklenen şekilde düşüncelerini çürütüp hepsini salyalarla vücudundan atmıştı. şimdi kafası boş, gözleri boş, günleri boş ve hatta hayatı boş bir şekilde başka bir boşluk alemine birden geçivermeyi beklemekteydi. zaten zayıf sesi ağzından çıkan pis koku üzerindeki kelimeleri ayırdetmeyi iyice zor hale getirmekteydi. hatta stephan her sabah onu ilk gördüğünde ve akşam işinden ayrılırken onu son gördüğünde; varlığı ile yokluğu bir işte diye düşünürdü. hayır, stephanı kızdıran kesinlikle marlin değildi. andham ise her ne kadar ciddi bir şekilde bu tartışmayı sürdürse de aslında ciddi bir şekilde söylediği sözlerin içlerinin tamamen boş olduğunu herkes bilirdi. hatta bir keresinde odadaki rutubeti aslında ne kadar sevdiğini üç gün boyunca ballandıra ballandıra anlattıktan sonraki hafta ziyaretine gelen bir misafirine bu rutubetten nasıl bıktığını, sağlığını nasıl kötü etkilediğini anlatmaktaydı. ama şu var ki, her iki durumda da anlattığı durumun doğruluğuna şüphesiz inanmaktaydı. andham için önemli olan durumlar ya da doğruluk hatta gerçeklik bile değildi. onun için tek önemli şey süslü kelimeler, noktasız cümleler, vurgulu tümceler ve kesin yargılar. herkes onu dinlemeyi severdi, gel gör ki sustuğu andan itibaren kimse ne dediğini dahi hatırlamaz, işine geri dönerdi. ama stephan andhamın bu güzel kelimelerle inançsız bir şekilde de olsa yanlış sonuçlara ulaşmasına dayanamıyordu. hele ki bu sözleri dinlerken adeta eski dünyalardan kalma ruhani bir müziği ruhunda hissedercesine gözlerini sabitlemiş, hareketsiz bir şekilde koltuğunda oturan çiçilyanın sanki bu odada değil de uçsuz bucaksız çayırların ortasında, kenardan akıveren bir akarsuyun dibinde transa geçmiş havası vardı ki; stephan bir hamlede yerinden zıplayarak çiçilyayı sarsmak, bu yalan yargıları düzeltmesi adına kendi tarafında yer alması için ona yalvarmak istiyordu. grenda ve jyendar tartışmaya başlar sonra canları sıkılır, aralarında şakalaşır, şakalardan sıkılınca bu kez tartışmaya girer gibi yaparak marlinin lekeleri ile ilgili bir kaç benzetme yapar sonra tekrar sıkılırlardı. tanrı bilir ikisi de aslında hem birbirlerinden hem de kendilerinden sıkılmışlardı. arada odasına geçerken tartışmalarımıza şahit olan müdür myengyan ise akşam ayrılırken üzerinde tüm gün boyunca düşünüldüğü belli olan fakat aslında bir şey söylemeyen bir cümleciği ağzından çıkarır ve daha kendi kulağına ulaşmadan ofisten çıkardı. o zaman herkes iş saatinin dolduğunu anlar ve tartışmayı olduğu yerde bırakarak ayrılırdı. fakat stephan tartışmayı bir an olsun içinde bitiremez ertesi güne dek aklında olası saçma ve düzeysiz sorulara ikna edici cevaplar aramakla zamanını geçirirdi.bu kez aklına gelen ise kendi argümanları olmamıştı, öne süreceği cevap tam da iş yerindekilerin anlayabileceği şekildeydi. bunu nasıl bugüne dek düşünememişti. önce kendine kızdı, ama olsun artık aklındaydı işte. yatağa girdi fakat gözüne uyku girmiyordu. cümle ve kelimeleri tekrar sıralamak istiyor, her seferinde sıralar heyecandan karışıyor ama sonunda anlatmak istediği şey açığa şöyle ya da böyle çıkıyordu. şehir yönetimi cezası kesinleşen isyancıları, suçluları neden hemen kıyıdaki su birikintisinin içerisine ayaklarına bir ağırlık bağlayarak atıyordu? kesin cezaya kesin çözüm işte diye düşündü stephan. suyun altında hava olmadığından ölüm -ceza- kaçınılmazdı. bu düşünceler içerisinde sabahı zor etti. işe gidene dek bu düşüncelerini içerisinde zor tuttu. fakat işyerinin kapısında bekleyen görevliler içeriye girmesine müsaade etmeden stephanı apar topar kıyıya götürdüler. kıyıda bekleyen yargıç gelenleri uzaktan gördüğünde elindeki kağıdı okumaya başlamıştı. iki görevlinin arasında yürümeyen adeta uçan stephan yargıca yaklaşınca seçebildiği kelimeler ... gereksiz tartışmalar yapmaktan hem kendi hem de etrafındaki iş gücüne zarar verdiğinden dolayı 8 ay süre ile suyun altında kalmasına... stephan cümlenin sonuna odaklanamadan suyun altında kalma süresi ibaresinin anlamsızlığını çözmeye çalışmaktaydı. aynı sırada ise görevliler ayaklarını zincirlemiş ve ikisi birden koca bir taş ellerinde suyun kenarında yargıcın işaretini beklemekteydiler. stephan ne olduğunu çözemeden yargıc elindeki kağıdı yırtıp suya fırlatınca görevliler de taşı aynı şekilde suya fırlattılar. stephan kendini savunma fırsatı bulamadan hatta son bir derin nefes bile alamadan suyun içine daldı. az önce yırtılıp suya fırlatılan kağıt parçalarının arasından hızla geçerken kağıtta tam olarak neler yazdığını düşündü. düşünceleri karanlığa gömülmeden zemine çakılan taşın yanına düşüverdi. etraf sandığı gibi karanlık değildi. hatta etrafta kendi gibi bir çokları taşlara bağlı bir şekilde bekleşmekteydiler. stephan ölümün bu denli hızlı olmasından çok yeniden dirilmiş olmaya ve bunun bu denli hızlı gerçekleşmiş olmasına şaşırmaktaydı. büyük bir kalabalığın içinde olduğunu anladı. boğuk bir gürültü etrafı sarmıştı. neler konuşulduğunu anlayamıyor beyni zonkluyordu.etrafındakiler kuşkusuz bir şeyler tartışmaktaydı fakat nedense stephanın aklı hala dünkü tartışmadaydı. tam da herkesi ikna edebilecekken başına bunlar gelmişti. aslında şimdi tam da kendisi tartıştığı tezin konusu ve hatta ispatı olmuştu. ah keşke onu şimdi görebilselerdi. hele çiçilya, görseydi keşke bu boş tartışmanın böyle kesin bir sonucu olduğunu. ya da müdür myengyan. o zaman işten kaçar gibi ayrılmaz, her zamanki kibirli tavrıyla omzuna dokunarak haklıymışsın stephan derdi. şapşal suratıyla belki gülerdi bile. her zaman şapşal ifadeliydi müdür myengyan. hele ki o koca boynuna taktığı kravat onu daha da şapşal gösterirdi. stephan hiç kurbağalar kravat takar mı tanrı aşkına diye düşündü.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder